23 Aralık 2010 Perşembe

Ne zevk,ne ün,ne iktidar:özgürlük,yalnız özgürlük

"İnancın hayaletlerini bırakıp aklın hortlaklarıyla haşır neşir olmak, sadece ve sadece yeni bir hapishaneye geçmek demektir. Sanat bizi eskimiş, resmi putlardan olduğu gibi, gene alelade birer put olan yücegönüllülükten ve toplumsal meselelerden de kurtarır (Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, s. 47)."

bugün ayın kaçı?

eğer platon'un kastettiği anlamda olanın ardındakini görebilmek denen şeyi görebilenlerin, o gördükleri anın biz "cahil"ler tarafından görülebileceğine inansaydım, bugün yanında 5 dk yürüdüğüm adamın, gerçek bi bilge olduğuna inanırdım. bütün hırslarından, arzularından arınmış öylece dolunaya bakan bi adam...sonra dönüp bugün ayın kaçı diye sorduğunda cevabım üzerine, hayır güneşe göre değil aya göre bugün ayın kaçı diyen...
bugün ayın kaçı? ya da aramızdaki yaş farkı? bu sefer ay hesabını da unutmalı...




19 Aralık 2010 Pazar

pessoa' dan devrimci kardeşlerimize:

"...Kimileri dünyayı yönetir, kimileri o yönetilen o dünyanın ta kendisidir. Servetini İsviçre' de ya da İngiltere' de saklayan bir Amerikalı milyonerle bir kasabanın sosyalist lideri arasında nitelik bakımından hiç bir fark yoktur; fark nicelikten kaynaklanır yalnızca. Uzakta, aşağıda biz varızdır, yani kılıksız insanlar, biz bohem oyun yazarı William Shakespeare, biz, öğretmen John Milton, serseri Dante Alighieri, dün alışverişlerimi yapan çocuk, komik fıkralar anlatan berber, yalnızca önümdeki şarap şişesinin yarısını içmedim diye geçmiş olsun dileyerek kardeşçe bir jest yapan garson..."
(Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, s. 38)

yumurta bir canlının bebeğidir!!

yumurta

fırtına var. arada bi coşup sokaklardaki plastik şişelerin, teneke kutuların varlığını hatırlatan... ya da belki , kendi varlığımı.
alıştığım hayatın aslında pek de alışmamam gereken bişey olduğunu söylemekten dilinde tüy bitmişliğiyle karşımızda duran dünya.

iyi ki birileri hatırlattı bi de: o pek devrimci amaçlarla fırlattığınız yumurtanın aslında bi canlının yavrusu olduğunu.. peki bunu bile düşünmekten aciz bi takım hırs küplerinin yaşadığımız dünyayı daha yaşanılabilir kılacağına nası inanalım biz. ya da belki sadece kendileri için değil, kendi gibi olmayanlar için de daha yaşanılabilir diyelim. hiç mi civcivleri olmadı ki o yumurta fırlatanların. bi kadın, polis copuyla bebeğini düşürürken hiç mi düşünmedi elinde fırlattığı şeyin de bi başkasının yavrusu olduğunu... peki tavuklar da o kıza dava açacaklar mı yavrusu için?

uzun zaman oldu aslında "sol" denen şeyin, tahakkümden pay alma derdindeki doyumsuzlardan ibaret olduğunu anlayalı.
kuşatılmışlık hissi var içimde. ama kuşatanların gücünün giderek azaldığının da farkındayım, alanları daraldıkça, güçleri fazlalaşıyor, iğnenin ucu sivrileştikçe daha çok acıtır evet, ama kırılma ihtimali de artar böylece...

fırtına bana huzur veriyor, en azından huzurlu olduklarını sananların yüreklerine, uykuya dalmadan önce, biraz huzursuzluk zerkediyor.




18 Aralık 2010 Cumartesi

mutluluk

soğuk havalarda garip bi coşku duymamın sebebini anlamak zorundaymışım gibi geliyor. içim tir tir titrerken, ve insanlar garip bi koşturmaca içinde ordan oraya koşturup dururken, biraz daha ağırlaşıp, insanlara bakıyorum ve salakça bi sevgi kaplıyor içimi, yani o kadar ki, noel baba sırtında çuvalıyla inse, oo baba nerde kaldın yahu diyip sarılacak kadar. acaba, insan dünyayla ilgili kullanmalık bilgileri edinirken, aklın bi yani 5 yaşında filan kalabiliyor olabilir mi.
yoksa, hala iyi diye bişeyin olduğuna inanabiliyor olmamızın, ya da kar tanelerine bakıp adımları yavaşlatıp herkese sarılma isteğinin, ya da saniyelik sarılan yabancı bakışların nası bi açıklaması olabilrdi ki...
kediler ve çocuklar, ikisi de günahtan ve kötülükten azade değiller, ama bi yanıyla, henüz deneyimlemedikleri şeyler var ve bu onları sevilebilir kılıyor belki de... deneyimlemeye başladıkça, her şeyi bildiğini sanan arzudan çıldırmış ergenlere dönüyorlar işte...
arzu ve deneyim..
kurgulanmış olduğunu farkedemicek kadar içine gömüldüklerimiz: bi siktirin yahu!

metro

canlı canlı mezara girilir mi demiş zamanında şeyhülislam, tünele ithafen..hak veriyorum kendisine,insan yalnız başına canlı canlı metroya binmemeli, hele de iş çıkışı saatlerinde 15 milyonluk şehirlerde..makinanın (araç demek yanlış, araçtan çok makine bindiklerimiz), raya sürtünürken,
ray sesini duymamak için bu şarkıyı dinledim:

And everything is plastic,
And everyone's sarcastic,
And all your food is frozen,
It needs to be defrosted.

yalnızlığına alışmaya çalışan her insan gibi, bazı ritüelleri yerine getirmem gerekiyor. sinemaya yalnız gitmek, hastaneye yalnız gitmek, okuduğu şeyleri kendi kendiyle tartışıp durmak, güzel bi şarkı dinlediğinde coşkudan ne yapıcağını bilememek.
kimsem olmadığından değil.
ama yalnız olmayı öğrenebilmek emek istiyor.aslında kolay olan bu sansak da, yalnız olabilmek, fena emek istiyor. pratikleri var.


16 Aralık 2010 Perşembe

rilke/Duineser Elegien/ Duino Elegies

......

Schließlich brauchen sie uns nicht mehr, die Früheentrückten,
man entwöhnt sich des Irdischen sanft, wie man den Brüsten
milde der Mutter entwächst. Aber wir, die so große
Geheimnisse brauchen, denen aus Trauer so oft
seliger Fortschritt entspringt -: könnten wir sein ohne sie?
Ist die Sage umsonst, daß einst in der Klage um Linos
wagende erste Musik dürre Erstarrung durchdrang;
daß erst im erschrockenen Raum, dem ein beinah göttlicher Jüngling
plötzlich für immer enttrat, die Leere in jene
Schwingung geriet, die uns jetzt hinreißt und tröstet und hilft.


-

...Finally they have no more need of us, the early-departed,

weaned gently from earthly things, as one outgrows

the mother’s mild breast. But we, needing

such great secrets, for whom sadness is often

the source of a blessed progress, could we exist without them?

Is it a meaningless story how once, in the grieving for Linos,

first music ventured to penetrate arid rigidity,

so that, in startled space, which an almost godlike youth

suddenly left forever, the emptiness first felt

the quivering that now enraptures us, and comforts, and helps.



uyku

düşündükçe tatlı bi uyku ve sıcaklık basıyor... istanbulda tramvaylar evlerin içinden geçiyor.. ben de huzursuz evin meraklı çocuğu olarak, istanbulun nefesinin buharını kırmızı eldivenlerimle silip, tramvayın camlarından, evlerin içine bakıyorum gözlerimi kocaman açıp...
ki o evler, ki o evleri düşünmek şimdi bana huzur ve uyku ve sıcaklık veriyor.. ki ben huzursuz uykusuz ve soğuk biriyimdir.
ki o evlerin içinde sevimsiz ve dümdüz bi beyaz ışık yanar, - ki ben loş sarı ışıklarda aradım huzuru şimdiye dek-, o dümdüz beyaz ışık, yerinden oynatılması zor kaba çekyatları ve odanın bi duvarına dizilmiş yatak- yorganların üzerine örtülmüş renkli örtüleri ve bize dünyaya dair bütün bilgilerimizin tesadüfi olduğunu hatırlatan bilgi yarışmalarının döndüğü televizyonu ve bi köşede sehpanın üzerinde ödevini yapmakta olan, bi yandan da aklından babası okulda yaptıklarını bilseydi ne yapardı mealinde korkular geçiren ufaklığı ve televizyona baksa da aslında içinden içinde bulunduğu duruma hiç bi anlam veremeyen babayı ve mutfakta bişiler yapmakta olan annenin koltukta unuttuğu eşarbını aydınlatır.
ben o beyaz ışığa bakar, ve bütün huzursuz donuk yaşantımın evdeki bi türlü düşemeyen yüksek tansiyondan kaynaklandığını düşünür, kendimi o çekyatların birinde uzanırken hayal eder, ve ısınırım. kimse görmez beni: o evlerin içine girerim pencereden, ve camdan bi rüzgar girdi sanan ev halkı farketmeden uzanırım bi kenara.. ve hayata karışırım onlarla. neden uyuyamadığımı, ya da aseksüelitenin felsefedeki yeri gibi hayatla arama içine girmek için bi türlü doğru zamanı ayarlayamadığım döner kapılar gibi girip duran fikirler yerine, ellerimle dokunup açtığım bi kapı oluverir, beyaz ışıklı evler.
başımı okşayan, renkli gözlü bi anne, ya da belki çocuğu uyduruk hikayeler anlattığı halde uydurukluğunu yüzüne vurmayan bi baba olur. huzur.
yazmak imkansız, uyurken.

12 Aralık 2010 Pazar

rilke!


Bugün ilk defa Rilke' yi gördüm...Rilke'nin fotoğrafını gördüm..Rilke' ye baktım..uzun zaman sonra tekrar içmeye başladım, Rilke' yi görünce..
Rainer Maria Rilke'yi...
kime baktığını düşündüm uzun uzun...neden öyle baktığını...
sonra dedim ki, biraz bach dinlemeli...belki geçer her şey..belki rilkeyi görmenin sıkıntısı...
direndikçe daha fazla bağlanıyor insan...küstah da olsa kaba da...
yok ama olmadı bach...uymadı...rilkeyle rakı içerken istikbalimize bakıp titremek vardı birlikte:

Kimseye etmem şikayet,
Ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi
Baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş,
Korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi
Baktıkça istikbalime

27 Kasım 2010 Cumartesi

divino illi furori

"Jerusalem: la ville des deux Paix:"
anselm kiefer
"la Paix celeste"
sonbahar
et
"la Paix terrestre"
wandering jew
mecnun!


16 Kasım 2010 Salı

minima moralia

evimiz yok
yoktu
yoktuk o yüzden
biz yoktuk
gidemedik
gelemediğimizden
yürüdük hep

ev'i bilmediğimizden

ev'i isteyemedik

23 Eylül 2010 Perşembe

sus

Sus!
Güzel bi şehir görene kadar!


15 Eylül 2010 Çarşamba

ham

olmuş elmalar
tek tek düşüyor
da
dalından
biz hala asılı
boynumuzdan
hala
ham.

10 Eylül 2010 Cuma

properly analyse

çatır
çatır
kabuğumuz
dönüp
dönüp
baktığımız
istediğin kadar
dur
bekle
sus
öldü artık
"properly analyse"

17 Ağustos 2010 Salı

kan var

kan
var
ve bulaşmalı her yere
karın
dan

2 Temmuz 2010 Cuma

kürt Jakob

Sokakta bir çocuk
Kürtçe ağlıyor
Sokakta bir anne
Kürtçe avutuyor
İçerde bi ben
Almanca üzülüyorum:

Oft gehe ich aus,
auf die Straße,
und da meine ich,
in einem ganz wild anmutenden
Märchen zu leben
(walser, Jakob von Gunten)

19 Haziran 2010 Cumartesi

the ballad of jack and rose

gördüğün
teşhirci bi acı bende
ayna kadar mütecaviz
boşveremediğin her şey
boşverip durduğun bende
dedim ya
kokluyorum seni
üzerimden geçecek yılların kokusu
iki beyaz, bir adanalı etmiyor toplasan
ne de pamuk tarlaları
gözlerim doluyor da
henüz ağlayacak değilim
yitirmedim
çizgili tişörtüne kafamıtekrar gömme umudumu
boşveremediğim her şey
boşverebildiğim o gecede



16 Haziran 2010 Çarşamba

tercüman

Arapça bilmem
Ama tercüme edebilirim
"Biraz vicdan mı eksik ne?"
dedi imam.

Ampelmann

(Berlin' de)
Trafik ışıkları
varmış
(Berlin' de)
Trafik ışıkları
yokmuş
gibi geliyordu
Senle görüştükten sonra

7 Haziran 2010 Pazartesi

Unclaimed

"The screamers, you are
The actors, you are"
They claimed

"The barbarians, you are
the draconians, you are"
I claimed
But
I was still
Unclaimed


1 Haziran 2010 Salı

ARAF

Bunu sana yazıyorum, evet, daha güzel kağıtlarım oldu elbet, sadece acildi yazmam gerekenler, ve dedim ki, o kağıdın kendisine bakar, kelimeleri okur, ki oku demiştir ona inandığı...
Bugün taksim meydanındaydık...israilde olanlar...( gerçi uluslararası karasu diyorlar oraya, sanki sular bile sahipli)
ve tam da oturma eylemimiz bitmişken, meydandaki küçük minareden birden bire Allahuekber sesi yükseldi..
ve dedim ki, eğilip büküleceğiz birbirimizin eklemlerinde, çatırtı sesleri duydukça iyileşeceğiz, ve yolculuklar yapacağız, gemilerde, insanlıktan numune...
Allahuekber deyince minaredeki ses, güzel yüzün, güzelim sakalların geldi aklıma, gözlerimi kapatıp, parmak uçlarımda hissettim acıyı ve dayanışmayı, ve sağımdan solumdan kürt kadınları geçerken, birilerini kaybetmiş, ve herkes her şeyi kaybetmiş...
Insan yol alıyor, gidiyor, bir noktadan tekrar aynı noktaya, ve sen ve ben binlerce yıldan sonra buluşuyoruz.

(Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma!- Araf-47)

ve aklımda kelimeler uçuşuyor:

"kalbin işine bak
yüzüne bakamaz
ağlar durur sen uyurken....."
(mor ve ötesi, araf)

29 Mayıs 2010 Cumartesi

ne ben islam olayım...

güzel haşin gözleri var,
bakar,
kızıl sakalları,
namaza gider cumaları...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

içimi sızlatan

senle vakit geçiremediğimizden, gördüğüm her yeni fotoğrafın, senle geçmiş bi an gibi geliyor bana. her yeni fotoğrafına her deli bakışımda, sanki senden kalan hareketleri unutmamak için mi ne, sol elimi sol omzuma götürüp boynuma doğru kaşır gibi yapıyorum. sonra gözlerimi kapatıyorum, sanki derin bi nefes.
sonra gözlerimi açıp, masama bakıyorum, üsüste kitapların altını çizmekten tükenmiş kalemlere. sonra eski bi fotoğraf durur masamda, ben 14 yaşındayken lisedeki alman öğretmenime yemeğe gitmişim de, ne salaklıksa işte, adam dağınık mutfağın ortasındayken, bardağına su koyarken çekmişim, o durur masamın bi kenarında: huzur.

judith butler geldi buralara.. hani sana demiştim de, judith butler a çok benziyorsun diye, daha ilk tanıştığımızda. sen de tanımıyorum ama eve gidince internetten bakarım demiştin.
judith butler ı görünce. biraz duruldu içim. dedim ki. judith butler burda. kopyası nerde.
en az anlamadığın dilde mektuplar yazmam kadar saçmaydı seni görüntüden ötede bişi zannedişim de.
ama işte. gerçeği görmeden, kopya olduğunu bilemiyormuş insan.
yine de.
güzelsin.
içimi sızlatan.

20 Mayıs 2010 Perşembe

bayrağınıza kan damlıyor..

karşı binayı boyayan kürt işçilerin boyaları
asılmış türkk bayraklarına damlıyor,
gençlik bayramında ölmüş kürt gencinin kanı
içime..

10 Mayıs 2010 Pazartesi

solucan delikleri

ölümcül
sonsuza dek
solucan delikleri
ve biz
demek
dairesel zamanımız
durmadan
bize dönerek

30 Nisan 2010 Cuma

berlin diye bişi

berlin
diye bişi varsa
sen varsın diye
var
gibi geldi bugün.

13 Nisan 2010 Salı

kombinasyon

kulağımdan içeri
bi sevinç,
sızıntı girmiş
sese dönüşmüş
demiş ki öbür kulağa
neyaparsan yap
ölüme yok
çare

11 Nisan 2010 Pazar

Scenes from the Passion of Christ

1. Entry into Jerusalem
(matem yoktu,yürek söken)
2. Jesus scourges the moneychangers from the temple.
(ve böcekler)
3. Jude betrayes Jesus.
(ve ahasver)
4. The Last Supper.
(ve askerler)
5. Prayer in the garden of Gethsemane. The apostles are sleeping.
(ve askerler)
6. The Romans take Jesus captive. Peter manages to cut off the ear of one of the attackers.
(duymazlardı kulakları, olsa bile.)
7. Peter denies Jesus three times before the cock crows.
(ne kadar ağlasak)
8. Jesus before Pilate.
9. Flagellation of the naked Jesus.
(dedi)
10. Second interrogation by Pilate.
(temizlenmiyor)
11. Jesus receives a crown with thorns and a purple robe to mock his presumed title of King of the Jews.
(ne kadar yürüsek, yorulmak yok bize)
12. Ecce homo; behold the man.
(iudicandus homo reus *)
13. Carpenters make a cross.
(Huic ergo parce, Deus **)
14. Carrying the cross. Jesus trips; Simon of Cyrene bears the cross.
(Quid sum miser tunc dicturus? ***)
15.Jesus is nailed to the cross.
(Man I have a terrible feeling)
16. Jesus crucified, hanging between two criminals, on Mount Golgotha.
(That somethings gone awful wrong with the world)
17. The Deposition. At night Christ is taken from the cross.
(Is it something we made)
18. The Entombment.
(Is it something we ate)
19. Christ in limbo.
(Is it something we drank)
20.The Resurrection. The soldiers are sleeping.
(Lacrimosa)
21. Noli me tangere: meeting Mary Magdalene.
(Lacrimosa)
22. Walking to Emmaus.
(Lacrimosa)
23.The appearance before the apostles at the Sea of Galilee.
(Lacrimosa)

ps: metin, Hans Memling'in Scenes from the Passion of Christ resminden, Regina Spektor'ın Lacrimosa şarkısından ve Thomas of Celano'nun Dies Irae(Day of Wrath) şiirinden ve Mozart'ın Requiem'inde bu şiiri kullandığı Lacrimosa bölümünden esinlenilerek "oluşturulmuştur". Türkçe bölümler dışındaki bölümler yukarıda adı geçen eserlerden alınmıştır. Başında numara bulunan satırlar Hans Memling'in http://www.artbible.info/art/large/351.html sitesindeki resminin açıklamasıdır.

3 Nisan 2010 Cumartesi

ilham

küçük prens
bi koltukta büzüşerek
ince uzun ve güzel
kelimelerin ilhamını
sordu
aklındaki cevabı doğru
zannederek
ilham sensin
salak
dedim ama içimden
gülerek

1 Nisan 2010 Perşembe

re-love

ömür içinde ömür-ler var.ölür, dirilir, tekrar tekrar.

30 Mart 2010 Salı

im your loverman,forever amen...

geçen gün yürüyüşe çıkmışken, gençlik yıllarımda sevdiğim deli bi kadının evinin önünden geçtim, ki bu kadın, patagonya ekspresi adlı kitabın arasında, bi fotoğrafımı saklardı başucunda, ki o fotoğraf hayatıma damgasını vuran erkeklerden biri tarafından stuttgartta bi gözetleme kulesinde çekilmişti, ki o adamla ben, mor ve ötesi dinler ve şarap içerdim, ki ben o zaman 14 yaşından büyük değildim,

(how much longer?)

hiç bişeyin adını koymamışken, o deli kadın, evime çok yakın otururdu,kumral saçları vardı, arada bi sevgilisi olurdu, arada bi otururduk odasında, arada bi ben kendimi tutamaz olurdum, arada bi...

(how much longer?)

bas gitar çalardı bana arada bi, pink floyd plakları ve dire straits plakları ve mavi duvarlı evi..

(how much longer?)

arada bi derdi ki, ben erkekleri sevemiyorum,
bi gün, cep telefonumdan mesaj attım, im your loverman, forever, amen...

(give me more give me more give me more....)

29 Mart 2010 Pazartesi

köksüz zencefil...

geliyorsun.
başımın ön tarafında sinekler geziniyor.
geliyorsun.
bir gözüm diğerinden daha az görüyor, hissediyorum.
geliyorsun.
sol elimin serçe parmağındaki uyuşma.
parmak uçlarına iğne iğne his batması.
geliyorsun.
saymadım kaç kadın öptüm sen gideli.
geliyorsun.
bahar geliyor.
kollarımı seviyorum.
gelişini kucaklıyor-lar.

27 Şubat 2010 Cumartesi

ateşli hastalık

uyandım. gözlerim ateşten yorulmuş. kemiklerimde kalan son kıkırdak damlalarına inat/sayesinde, yorganı üzerimden attım. bi kaç saattir zaten huzursuz bi iniltiyle dönüp duruyordum yatağın içinde ama sonunda o müthiş hamleyi yaptım.yorganı üzerimden attım, biraz doğrulup pencereye uzandım ve işte ohh, soğuk, temiz hava. sessiz bi cumartesi sabahı girdi pencereden içeri, ve apartman önlerini süpüren görevliler ve azgın kediler ve uzaktan gelen şehir uğultusu ve uçak sesleri. daha çocuk yaştan, ulaşımın her türlüsünü bilen biz istanbul çocukları, şimarıyor bence çok. bence hayattaki tatminsizliğimin sebebi hep bu uçaklar. ya da bu hastalıklı batımerkezcilik içimize işleyen. sanki uçaklar ve tramvaylar ve çevreyi kirletmeyen otobüsler sayesinde ilerdeyiz bi yerlerden. her şeyimiz var, tamız tamamız zannediyoruz, ama yok işte, eksiğiz hep. belki bu yüzden ne fikirler ne de uçaklar tatmin edemiyor bizi.

uyandım. pencereyi açtıktan sonra banyoya doğru süzüldüm. herkes uyuyor, ben uyanık. yüzümü filan yıkadım. koridorda yürürken küçükken hep nefret ettiğim babaannemin hasta yürüyüşünü gördüm aynada. sonra mutfağa geçtim. bi parça ekmeğe birazcık zencefilli bal sürdüm. yaktı boğazımı. sonra odama geldim.
yüksek ateş, kemiklerimdeki ilgisizlik çıtırtısı, eski sevgilimin aldığı çin kremi..
yine yalnızız.
ve sanki daim bu ateş, hiç düşmez.

24 Şubat 2010 Çarşamba

meçhul

alakamızı uyandıran bir kimseyi, bizce meçhul ve meçhullüğü derecesinde cazibeli bir hayatın unsurlarına karışmış sanmak ve hayata ancak onun sevgisiyle girebileceğimizi düşünmek bir aşk başlangıcından başka neyi ifade eder?(marcel proust)

22 Şubat 2010 Pazartesi

bakma bana öyle

böyle bişi
bende mide bulantısı, kusma, kalp krizi ve panik atak gibi gelen,
bi anda hissediverdiğim, yüzü gözümün önüne gelen.
aşk
yine
aşk
nasıl kurtulsam nasıl..
bakma bana öyle. dokunma bana öyle. bi de gülme öyle. unutturma bana her şeyi. yanına kıvrılasım var.anadili fransızca olmayan birinin.

5 Şubat 2010 Cuma

Manouchian

Tarih
bi uyku değil
üstü örtülü

ayaksesi ancak
gelmekte olan
yarı uyur
yarı uyanık
beklenmekte olan

28 Ocak 2010 Perşembe

sezeni ağlarken görsen...

Bi kere, eski sevgilim televizyonda eski bi sezen aksu filmi bulmuş ve bu kadın gençliğinde ne güzelmiş ya demişti, nası bi kavga çıkardığımı tahmin bile edemezsin, ona nası benim yanımda başka bi kadına güzel deme cürretinde bulunursun diye kızarken aslında, sezen aksuyu çıldırtırcasına güzel bulduğum gerçeğiyle kavga ettiğimi biliyor muydu bilmem. Bilmem, tv de dans eden bi kadını gördüğünde, bak bu kadın tam sana göre dediğinde, acaba biliyor muydu, neler olduğunu çaresiz aklımın içinde, onu deli gibi sevdiğimi, ama aslında hayal dünyamı yıllarca başka şeylerin süslediğini....
daha önce demiştin, daha önce,
evet demiştim ben de, evet, daha önce, pek çok kere..
peki demiştin neden hala bunlar, neden..
sezen olsa
hayat bazen öyle insafsız ki, seni taa en yüreğinden yaralar derdi belki de...
yıllar sonra gördüm onu, bembeyaz bi koridorda ağlıyordu, sezen... onu gördüğümde, o ağlayan başını ellerimin arasına alıp, gözlerinden gözyaşlarından öpmek istemiştim.
Ama o , sezen, ağlayarak baktı suratıma, baktı, yanımdan geçip gitti ağlayarak.
Haklısın biraz geç karşılaştık, biz senle sözleri susarak aştık
der sezen...
Olmayınca olmuyormuş. Şimdi bu epilepsi krizleri gibi titreten bu nöbetlerimde, bi yandan senin beni sevmediğine ağlarken...
yaklaşıyor gelişin, ve ben, beş yılımı geçirdiğim biri dururken, sadece seni hatırlıyorum. O yıllar sanki, sanki geçip gitmiş seni beklerken. Senin o güzelim burnun, o gevrek sesin ve o dümdüz saçların bi yerlerde beklemiş beni..
 
Bir başka dünyanın insanısın yavrucağım derdi sezen..
ben neden ağladığımı bile bilmeden, kar yağarken, kara bakarken, sezenin gözüyaşlı yüzü gözümden gitmezken, seni düşünüyorum.
Bilmem ki, bi kere içten sarsaydın beni, bi kere.. bu kadar
yok yok biliyorum, biliyorum, görüyorum gerçekleri, kendi dünyamın toprağında büyüyorum, sezenin dediği gibi.
Ve düşlerle gerçekler, ayrı ayrı yaşar...
ve gerçek ve düş.. ve başını okşar biri uyanınca. Sabah...

23 Ocak 2010 Cumartesi

adam senkronize değildi

Sen hiç babası sokak ortasında vurulmuş bi adam gördün mü? Sen hiç, şu önü ardı olmayan gri şehir cinayetlerinden başka, hikayesi yüzyıllara dayanan cinayetler gördün mü hiç. Pariste diyorlar, bi köy varmış, şehre tecavüz eden almanlara yok demişler bizim köyümüzde hiç yahudi. İşte o babası sokak ortasında vurulmuş adam da tam da bunu diyordu, acı vardı öfke vardı ama şaşkınlık da vardı içimde derken. Düşünebiliyor musun, yüzbinlerce insan, hepimiz ermeniyiz dedi bu ülkede, ve tıpkı sizin parisinizdeki gibi, neredeyse yüz yıl evvel, elinden tuttu ötekinin, beriki.
İşte ben şimdi dedim ki bi gece önce, insanlar dedim, gelsinler de, boynumuz bükük kalmasın dedim. Hani çocuklar gibi.
Yine de nefesim daralıyor fakat. Galiba yeni bu icat. Vücudum ne zaman derinden üzülse bi şeye, soluğum yüreğimden taşıyor. Oniki yaşında bir çocuğun bedeninden 13 devvleettt kurşunu çıkıyor, ve o kurşunlar arı gibi başımı sarıyor. Vızır vızır. İnsan dertleşmeli işte, anlatmalı, ama yok ki kimse.
İşte bu nefes daralması da dedim ya yeni icat. Boğulayazıyorum filan. Sakin diyorum sakin içimden. O zaman böyle gözlerim de sadece parlak ışıkları seçebiliyor.

Adam senkronize değildi, babası öldürülmüş sokak ortasında adam. Değildi senkronize. Kolları konuşur gibi hareket ederken susuyor, konuşurkense kolları susar gibi yapıyordu. Sanki sustukça konuşuyor, konuştukça susuyordu, adam,sokakta, babası, öl-dü-rül-müş.
Fırtına var. ve açık yaralarımız.
 

7 Ocak 2010 Perşembe

öl

sanki saçlarımın kökleri beynime inerek sanki birer ok gibi sanki, insanlar neden üzülünce saçlarını yolarlar, anlar gibiyim.
sanki var gibi bi yerlerde hayat. biz de işte, ciğercinin kedisi, ölmesin hayvanlar ben de ciğer yemeyeyim der mi kedi bi gün.

şahin kuşa, kuzgun leşe.

2 Ocak 2010 Cumartesi

Love

Ray says:
"Love can be a liar"
I say:
"Love can be a door ajar"

Justice

Ray says:
"Justice can be a thief"
I say:
"Justice can bring some relief"

freedom

Ray says:
"And freedom can be an empty cup
from which everybody want to drink"
I say:
"And freedom can be a full toilet
in which everybody want to shit"