22 Mart 2011 Salı

negatif hatırlama faaliyetleri:)

insan hep iyiyi güzeli hatırlıyor. ne güzel günlerimiz olmuştu, şurda ne güzel bi kahve içmiştik, şurda ne güzel sevişmiştik, şurda ne güzel şeyler hayal etmiştik, şurda ne güzel sohbet etmiştik, ne güzel anlamıştı beni..
eh biraz cesaret: şurda ne güzel birbirimize girmiştik, şurda ne güzel patur kütür birbirimize girişmiştik, şurda ne güzel sığ bir gerizekalı olduğunu düşünmüştüm, şurda ne güzel en yakın arkadaşına aşık olmuştum, şurda ne güzel o bunu anlayıp çirkinleşmişti, şurda aslında çoğu zaman da bilmezdi öpüp koklamayı.
oh be.
şimdi deniz kenarında bi kahve vakti:)

güven

dedim ki:
sen güven, koşulsuz güvenmeye devam et. düşünme sonunu. güvenin boşa çıkarsa? boşa çıkaran, seni hayal kırıklığına uğratan düşünsün onu.
güveniyorum, inanıyorum. giderek daha çok seviyorum seni. gülüşünü. tek gamzeni. sen de bilirsin. insanlar kurdukları zindanlarda yaşıyor. daha ağır seninkinden.

21 Mart 2011 Pazartesi

nokta

saat 03:43. uyuyamıyorum. uykum yok. bütün gün yemek yemedim. aç değilim. içim susmuyor. kendime susmuyor. başkasına susuyor. bi sandelyeye tünemiş, kadehimde martini rosso, kitaplar dizili...okunmuyor. gitmiyor akıl. bi şehir bombalanıyor. içim bombalanmış. darmadağın.
kayıp mı olduk. gizledik de mi yorulduk. boş mu konuştuk bunca zaman. hep bildiğimiz orda durdu da, öyle veya böyle diyip de mi susturduk. yok yok olmadı. susturamadın kızım. susmadı. için alev alev yandı tekrar tekrar. her aklına geldiğinde. kokusu var aklına gelir kokusu. gitmez. sarhoş eder insanı.
insan ömür boyu sever, başka bi insanı. nokta.

20 Mart 2011 Pazar

I don't want to live without you.

regina spektor- the sword and the pen

http://www.youtube.com/watch?v=OSLDUqPLe4s

Don't let me out of this kiss.
Don't let me say what I say.
The things that scare us today.
What if they happen someday?
Don't let me out of your arms for now.
What if the sword kills the pen?
What if the god kills the man?
And if he does it with love,
Well then it's death from above.
And death from above is still a death.

I don't want to live without you.
I don't want to live without you.
I don't want to live
I don't want to live
Without you.
I don't want to live
I don't want to live
Without you.

For those who still can recall
The desperate colors of fall,
The sweet caresses of May,
Only in poems remain.
No one recites them these days
For the shame.

So what if nothing is safe?
So what if no one is saved,
No matter how sweet,
No matter how brave,
But if each to his own lonely grave?

I don't want to live without you.
I don't want to live without you.
I don't want to live
I don't want to live
Without you.

yüzleşme2

insan kendi ölümüyle, ölümlülüğüyle yüzleşiyor. öldüğü zaman öldüğünü bilemiyor bilemeyecek belki de. ama sevdiklerinin ölümlülüğüyle yüzleşmek imkansız. bu yüzden sabaha kadar bi kalp atışını dinlemek.dünyanın en huzurlu şeyi.pıt pıt. avcumun içinde.

bi şiir

bu ara deleuze-guattari okumalarına dalmış olduğumdan fazlasıyla antonin artaud duyuyorum. bi şiiri var. okuduktan sonra bende şu soruyu uyandırıyor: " hangi organlarla sevişilir?":

Beden bedendir
Tümüyle ve tekbaşına
Ve organa ihtiyacı yok
Beden asla bir organizma değildir
Organizmalar düşmanıdır bedenin
(antonin artaud)

interaktif bişi

japonyada insanlar ölürken acaba ordaki türklere neler oluyor diye merak eden harika türk medyasına benzemek istemem ama, son zamanlarda beni japonyadan takip eden kişinin ne halde olduğunu merak etmeden edemiyorum.

9 Mart 2011 Çarşamba

bi pop şarkısı

geçenlerde bi gün soğuk bi kadıköy gününde, senle neler neler yaşadığımız kadıköy sokaklarında yürüdüm. sen, bi önceki büyük aşk, bu sayfalarda ve bilinçaltımda çokça ihmal edildin. yıllarımız birlikte geçmesine rağmen, yüzünü bile anımsamakta zorlandığım anlar oldu. senin değdiğin yerlerden kaçtım, adını ağzıma almadım, senden çok bahsetmem gerektiğinde eski sevgili oldun hep.
bilerek yanlış otobüse bindim, kadıköye giden. şöför ısrarla bak burda inersen daha kolay dönersin geri dese de, acelem yok dedim, giderim kadıköye... tek tek o sokakları dolaştım. balık pazarından, ermeni kilisesinin önünden geçtim, senle geçerdik önünden, her geçtiğimizde de içimin acıdığını tahmin ederdin belki de.. o zamanlar gizemli bi acıya gönderme yapan harfler bu defa birer ses oldular(sonunda ermeni alfabesini öğrendim). sonra pazarın içinde bi türk kahvesi içtim.. yoksaymadım seni. alnımdaki iğrenç ağrıya, yutkunmalarıma, dayanarak, o kahvecinin karşısındaki migrostan heyecanla çıkışlarımızı hatırladım, büyük ihtimalle o zamanlar bende hipoglisemi başlamak üzereymiş, o marketten çıktıktan sonra elimizdeki poşetlerden heyecanla çikolotaya saldırışım geldi aklıma. sonra bizi takip ettim, yukarı çıktım, antikacıların ordan yukarı modaya çıktım... modadaki evimizin olduğu sokağa...insanların acıdan çıldırdıklarından neden kafalarını duvara vurduklarını anladım...duygular o kadar acıtır ki fiziksel acı onu hafifletir sanırsın...
yazarken bile ağır...
ve korkarım o garip pop şarkısıyla karşılaşmamı başka bi zaman anlatmam gerekecek.

kafa bu

bazen kafa bu
diyorsun
kafa bu ulan
daha ne kadar dayanacak nereye gidecek
beyin kanaması denen şeyin dünyanın en romantik anı olduğunu
kabul ediyorsun
ya da woody allen gibi
içini kusmak yerine
sessizce
tümör büyütüyorsun

15 Şubat 2011 Salı

ucube kadar taş düşsün başınıza!

lafını bile etmeye değmez diyordum ama, korkunç heykeller üzerinden sanat ve politika tartışandan, tiksinç karikatürler üzerinden düşünce özgürlüğü güzellemeleri yumurtlayandan sıkıldım.
yettiniz artık. odanızda oturup tırnaklarınızı kemirerekten tatminsiz boşalmalarınıza nesne olmak istemiyorum. şeriat gelmesinden daha şiddetli bi korkum var ki: türkiyeye demokrasi gelmesi.

12 Şubat 2011 Cumartesi

ateş aleve dönünce...

geçenlerde flört ettiğim kadınlardan biri senin hayranın çıktı. tuhaf di mi?? türkiyede benden başka hayranların da var...dalga geçmek için söylediğimi sanma, senin oynadığın türden filmler pek sık gösterime girmez buralarda..zaten feminist bi film festivalinde izlemiş oynadığın filmi.
bizi düşününce aklıma kürk mantolu madonna geliyor. saf bi türk berline gider ve orda deli bi berlinliye aşık olur..gerçi sen berlinli diilsin, paris kokusu çıkmamış üstünden hala...ama dilerim sonun kürk mantolu madonna gibi olmasın, kürk manto diyince aklıma, üşüyüp üstüne aldığın mavi montun geldi. arabanın yanında durmuştuk biraz. berlindeki "o" sokakta. o'strasse' de yani..
uzun bi süredir seni "artist" olarak düşünmemiştim. kamusal alandaki varlığın gelmemişti aklıma. sonra google da küçük bi araştırma yaptım, oynadığın filmlerden birinden harika bi kare buldum. yaşlı demek istemem sana, ama gençsin o zamanlar.. boynunda bi puşi var ve arkanızda bi ateş yanıyor. ve karşındaki kadına bakıyorsun, güzelim turkuaz gözlerinin etrafındaki keskin çizgiler yok daha...iki kadın birbirinize öyle güzel bakıyorsunuz ki..bilgisayarımın masaüstüne koydum fotoğrafınızı...
geçen gün craigslist te gördüm evini, yine kiraya veriyorsun...uzun uzun baktım...uzun uzun..
her şey bi fotoğraf artık benim için...
yürek burgusu diye bi kitabı vardı henry james'in... yürek burgum benim...

6 Şubat 2011 Pazar

ağladım

ağladım
çok eski bi zamandan gelen bi dostu, kırgınlık ve utançla ayrılan yolumuzun birleştiği metro girişinde, kolundan tutup, ismini haykırdığımda, etrafımızda akan iş çıkışı kalabalığa aldırmadan sarılırken, yüzüne bakıp tekrar tekrar sarılırken,
ağladım
bütün gece el cezire izlerken, gecenin bi saati, sıcak yatağımda, televizyonda gördüğüm iki kadının eteklerine ve battaniyelere kaldırım taşlarını doldurup barikatlara yetiştirmeye çalıştıklarını gördüğümde,
ağladım
çok sevdiğim bi adama, belki de tek gerçek kırgınlığımı, yıllarca sakladıktan sonra birden dökülünce.
ağladım.
nefes aldım.